29 Eylül 2011 Perşembe
22 Eylül 2011 Perşembe
Her hikâyenin bir başı ve bir sonu vardır. Peki, hikâyenizin başını bilmiyorsanız kendinize nasıl bir son biçebilirsiniz?
2011 Sucks

2011, bit ve öl. Defol git, naparsan yap ama bir an önce sıranı sav. Böyle kötü bir yıl daha olamaz, ben ve etrafımdaki birçok kişi talihsizlikler yaşıyor. Bu veba bende midir de benim çevremde oluyor her şey, çözemedim ama 2012 gelsin, Marduk’u Marduk’la kafa sallayarak karşılacağız. Valla billa, beklemedeyim.
14 Eylül 2011 Çarşamba
Aradığım Kan II: Motorama
Geçen yıl aradığım taze kan olarak Türk grup Proudpilot’ı ilan etmiştim ve bu yazı yeni keşfim Rus indie grubu Motorama ile kapatıyoruz. Yaz sıcakları daha devam edecek dense bile bizim zaman çizelgemiz ilkokul panolarımızda görmeye alışkın olduğumuz dörde bölünmüş yıl posterine endeksli. Kısacası, sonbahar geldi. Eylül 1 dedik ve yaz bittiJ
İşte bu yüzdendir ki Eylül ayının ilk yarısını Motorama ile açıyoruz. Editors’un Tom Smith’iyle Ian Curtis’in benzerliği üzerine kafa yoranlar, reytingleri Motorama vokalistine çevirelim.
Bu grubun yok mu bir adresi derseniz, var efendim var; buradan yakın:
http://www.myspace.com/motoramapage
Ayrıca, grubun last.fm sayfasını ziyaret ediniz (http://www.lastfm.ru/music/Motorama), çünkü bugünlerde Motorama şarkıları beleş download olarak dizilmiş, sizleri bekliyor. Ee biz de bu insanların cömertliğini ödüllendirelim ve bu şarkıları edinip dinleyelim.
Bunlar da Motorama Youtube çıkartması. Yakın yakın, buradan da yakın, yakmak da beleş J
3 Şubat 2011 Perşembe
Tag’le beni ey Yarim!
Uzun süreli sessizliğimi biraz bozayım. Daha önceden de 123456789 kere buraya bir şeyler yazmayı ertelediğimden yakınmış olabilir miyim? Hayır olamam, o kadar yazı yazmadım, mümkün değil. Neyse gelelim son 1-2 haftalık vukuatlara. Mesela;
- En son taşınıyorum demişim. Evet, taşındım, tam yerleşmesem de yuvarlanıp gidiyorum. İstanbul’da hayat şimdilik rahat. İki gün önce Edirnekapı’daki Kariye Müzesini ve Balat’ı gezdim. Kariye Müzesi’ne lütfen gidin! Lütfen! Bizi gören müze müdürü şaşkındı, çünkü bizden başka müzeyi ziyaret eden herkes yabancı turistti. Ortalığa öylesine “hoş geldiniz!” diye salınan müdür, bizden “hoş bulduk.” cevabını alınca şaşırdı: “Siz nereden geldiniz?” diye sordu. Ben, herhalde yüzümde yeni geldi ifadesi var diye düşünürken, eniştem olay mahalline otoritesini tam teşekkül yerleştirir bir edayla “Eyüp’ten geldik.” diye cevapladı. Daha sonraki konuşma, müze müdürünün öğrenci miyiz neyiz, neden gelmişiz gibi sorularını cevaplamakla geçti. Hiçbirimiz öğrenci değildik ve adam buna sevindi J Adam şaşkın, durum bu kadar vahim, lütfen gidelim, müdür bey çok seviniyor. Nedir bu kilisenin olayı? Yeni bir yazıyı hak etse de tek bir cümle ile özetleyeyim: Kariye Kilisesi, İstanbul’da şu an bilinen kiliseler arasında yapım tarihi en eski kilise.
- Üstünden vakit geçmesine rağmen taze haber gibi okursanız, o tazelik hissini yakalayacağınızı düşünüyorum. Küçük Osman ve Ted Mosby arasındaki en büyük belki de şimdilik tek benzerlik, ikisinin de ölümle burun buruna gelseler de ölemeyecekleri gerçeği; çünkü bize gelecekten sesleniyorlar. Kötürüm kalabilirler ama ölemezler. Final sahnesinde tek beden olarak onlara ihtiyacımız var.
- Diş ağrısı çok kötü bir şey. Bir diş ağrısı bir de çocuk doğurma acısını fena derler, mukayese ederler hani. Eğer hayattaki tüm acılar bunlardan ibaretse yarı ermiş sayılırım; çünkü ilk aşamayı çok feci deneyimliyorum. Denetenler sağolsun.
Çok güvendiğim dişçimin yıllarca ağzımın içine inşaat alanı muamelesi yaptığını geç fark etmem içler acısı. Zaten bunu ben değil, yeni dişçim fark etti. Ağrıyor lan, ağrıyor! Dışı bembeyaz ama içi kapkara olmuş zavallı dişimin.
Çok fazla acı…
- 127 Hours filmini sinemada izleseydim, çok daha fazla heyecanlanırdım. Neydi be o kanyon öyle! James Franco, Sean Penn’i çatır çatır öptüğünden beri bizim kızlarla toplandık, evde ağlıyoruz ama aferin evladım, yine çatır çatırdın. Hem de bu kez çatır çatır oynamıştın! Bu arada dağcılıkla uğraşan bir arkadaşım var, kendine dikkat et demekten kendimi alamadım bu filmi izleyince. Bu arada 127 Hours’un hikâyesi gerçek! Kahramanımız Aron Ralston, bir gün her zaman gittiği kanyonda bir kaza geçiriyor ve 5 gün boyunca kolu bir kayaya sıkışmış vaziyette yaşıyor ama ne yaşamak! Bu acı dolu süreç, ona hayatını gözden geçirmesi için bir şans veriyor ve çıkışta kendisine çok cillop bir hayat kuruyor. Bir daha da yaramazlık yapmıyor; sorun bakın, “cık” diyecektir. Çok sevdim ulen seni Aron! Filmin sonunu söylemiş kadar oldum şimdi, ama sonunda bir rahatladım ki sormayın a dostlar!
- Nicholas Cage, hiçbir zaman herhangi bir filme gitme sebebim olmamıştır, olamayacaktır da. Sucuk ve menemene bayılması, Denizli’de turlaması falan sallamaz beni, ama magazin okumayı severim J Nicholas demişken, beleş mal bal gibi ya, ablam bileti ısmarlayınca Cadılar Zamanı filmine gitmiş bulundum. Sıkıcı, çok sıkıcı. Filmdeki tek güzel şey filmin başındaki cadılardı. Onlar da öldüler zaten. Nicholas, bu film için çok Amerikalı kalmıştı. Hani şu Amerikalılar varya, her apartmanda bir tane vardır ve aslında süper kahramanlardır. Başlarına buyruk bir hayat yaşarken bir takım hadiseler gelişir, onlar da “yenen adam” kimlikleriyle kötüleri yenmeye çalışırlar falan. İşte Nicholas, ben burayı düzeltirim bana bırakın diye gelen çok bilmiş moruk rolündeydi. Otur da tv izle evde, elinde Pepsinle! Gelme, çekme film milm!
Bir de bu filmde bir şeytan tiplemesi vardı. Yemin bak şuraya yazıyorum, Türk sinemasının kolpa şeytanı bile bu şeytandan daha çok derinlik taşır. Şeytanın sonunu getiren de şeytanın bundan bir halt olmaz diyip de hayatını kurtardığı minik iyilik kıvılcımıydı ve ve ve bu kadar yapay, seyirciyi ikna etmekten uzak bir şeytan tiplemesi daha görmedim. Aslında üstünde çok da düşünmedim.
- Hep yazmayı erteliyorum ya, bunu ertelemeyeyim. Aylar geçti ben Warpaint’i ilk dinlediğimden beri. Damarlarımda ihtiyaç duyduğum kandı Warpaint, imdadıma yetişti. Kendileri kadınlardan kurulu bir deneysel rock müzik topluluğu. Amerika çıkışlılar ve grubun temellerinin atılmasında Wristcutters: A Love Story filminin esas kızı Shannyn Sossamon etkin bir role sahip. Şimdi grupta kız kardeşi aile bayrağını dalgalandırıyor. Warpaint, geç keşfetmeme rağmen 2010’da iyi ki keşfettim dediğim gruplardan biri oldu. Set your arms down, warpaint, bees, shadows, The Fool albümünün diğer yarısından nispeten daha çok sevdiğim parçalar ama hepsini tek tek seviyorum, vallah billâh J
- Yahu anlam veremiyorum ama bende bir enerji patlaması var. Dün gece arkadaşıma bu durumu anlattım, bendeki zıplayan çocuk durumunu gördü ve sen bir koş da gel dedi sonunda. Sonra konuşurken şunu fark ettik beraber. Okuldan bağım kopmuş, böyle bir rahatlık bir rehavet, bir goygoyculuk almış başını gidiyor. Koşuyorum, yürüyorum, yorulmuyorum. Stresten uzak olmak negzel bir şeymiş yaa.. İnsan zevk alıyor yorulmaktan.
- Giderken duygusallaştığımı belirtmek isterim. Şarkıdan türküden değil de bugün benim iki yıl aynı birkaç metrekareyi paylaştığım canım oda arkadaşım, yıkılmaz desteğim, biricik dostum Polonya’dan kesin dönüş yaptı. Hemen memlekete geçtiği için yüzyüze görüşemedik; ama o günler de gelecek :D
İşte böyle, bana ne?/sana ne? bir durum tüm bu yaşananlar, falan filan.
21 Aralık 2010 Salı
Bu hafta taşınıyorum! İstanbul’a taşınıyorum. Bazı şeylerden dolayı 3 hafta kadar ertelenen taşınma sürecim bu hafta içinde son bulacak.
Yılbaşı ve benzeri özel günlerde ortaya çıkan çılgınlıklardan pek haz almıyorum ama hediye hazırlamaya ve kart atmaya bayılıyorum J Birkaç arkadaşım için minik hediyeler hazırlıyorum. Kimisine film, kimisine müzik. 2011’de çok güzel albümler çıksın diye ümit ediyorum.
Bu arada Pedro Almodovar’ın Sinir Krizinin Eşiğindeki Kadınlar filmini izlerken çok eğlendim. Soğuk günlerde iyi gidebilecek bir komedi.
Dün de annemle banka kuyruğunda acı çektikten sonra gezmeye karar verdik. Bu gezi sırasında şehrimizin üstünde ikamet eden gri bulutu gördüm ve korktum ve de fotoğrafladım. Bu havayı solumamalıydım ama hala buradayım :/

Eve gelişimiz sonrası bu yıl arkadaşlarıma yollayacağım tüm mektup/kart/mini hediye tarzı şeyleri bir düzene koydum ve bugün yolladım. Bunca çabam, bilmeyenler öğrensin kart atmayı diyedir. Bir arkadaşıma beş klasik sinema eserini içeren bir adet dvd (evet, kendi korsanımı kendim yaptım); bir diğer arkadaşıma ellerimle hazırladığım indie/alternative pop tarzında albümlerle dolu iki adet cd (korsan/utanıyorum, yüzüme vurmayın); bir diğerine de sevdiğim yer yer progresif, yer yer indie pop, yer yer deneysel albümleri sıraladığım bir cd hazırladım. Bir de utanmadan her birine kapak hazırlayıp durumu meşrulaştırmaya çalıştım. Mesela:
17 Aralık 2010 Cuma
Duyduğum günden beri heyecanla beklediğim Melissa auf der Maur konserine gidemiyorum. Sebeplerine hiç gerek yok; netice yeterince acı verici. Zülal Kalkandelen’in yaptığı ve 16 aralık 2010 Perşembe günü Cumhuriyet gazetesinde yayınlanan şu röportaj hoşunuza gidebilir:
http://zulalmuzik.blogspot.com/2010/12/bu-konser-atesli-olacak.html
Soruların solo kariyer öncesi ile ilgili değil de albüm konseptiyle ilgili olması çok tatmin edici kılmış bu röportajı :)
Şu dakikalarda Melissa, sahneye çıkmaya hazırlanıyordur. Ne bayık bir insan oldum be!

