25 Haziran 2010 Cuma

Kimsenin sesini duymak istemediğim, tek bir yorumun bile beynimle bir etkileşime girmesini dilemediğim günlerden biri bugün, - ya da o günü atlattım. Çok bencilim, bunu düşünmüyor değilim; ama hiçbir şekilde değer vermediğim şeylerin bana çok önemliymiş gibi sunulması, hiçbir şey ifade etmiyor. Vakit kaybı. Başka bir ismi yok.

Yaşamak istemediğim ve sürekli beynimi kendi kendime kemirdiğim bugünü hafızamdan silmek istiyorum. İnsanların büyük travmalar atlattığı o günlerden biri de değil. Sadece yaşamamın bana bir şey katmadığı bir gün. Mekanın çok da önemi yok; sadece tanıdık yüzlerden uzak olayım.

16 Haziran 2010 Çarşamba

Bloguma yeni bir görünüm katmak istedim ama beceremedim. Bu konulara yabancıyım henüz, zaten zavallı blogumun bir karakteri de yok. Şimdilik bu kılıkta olsun, çekeriz bir ayar bir ara.

Bugün davet edildiğim hiçbir etkinliğe katılmadım. Çok yoruldum zaten. Bir de bangır gümbür ses kaldıracak kafa kalmadı, evimde uslu uslu kitabımı okumaya karar verdim.

Bir de geçen gün marketten gelirken, yoluma çıkmış zavallı karınca yığınına koca ayaklarımla istemeden daldığımı fark ettim; üzücüydü. Bir açıdan bakarsak onlar über karıncalardı; çünkü benden daha çok Almanca bildiklerine eminim. Ana dilleri ne de olsa:p

Çok güzel gidiyor havalar bu aralar. Hele arada sıcak basınca yağmur atmıyor mu.. Yine de okulumun bu dönem bitmesini ve seneye iş ve aş bulmayı dört gözle bekliyorum.

Son olarak bloga bir şeye benzer bir şeyler yazmadan blogun varlığından kimseye söz etmeyecektim ama keşfedildim. Sadece arkadaşım Mine biliyordu blogun varlığını ama o söylemedi, bunu biliyorum. Profil fotosu olarak kullandığım Méliès yapımı ay babamın bunda emeği çok. Arkadaş, “ben bu resmi biliyorum, başka profillerde görüyorum.” diye el atıyor. Neyse ki yabancı değil, bizden biri. Yine de ne bileyim, anonim olmanın tadı azıcık çıksaydı. Ya da çıkmasın, ne fark eder? Yine de bir ara bu bloga bir renk düzenlemesi getireceğim.

8 Haziran 2010 Salı

Çok tembel olduğumu biliyorum; genelde her şeye atlamamı düşünürsem, bu blogu da hevesten açtım ve yazma istikrarı gösteremeyecekmişim gibi geliyor. Zorlayan falan yok ama bir blog ile kendime iyi bir arkadaş olacağımı düşünmüştüm; göründüğü üzere pek olmuyor, hatta hiç olmuyor. 1 aydır ne yazsam, yok bunu yazmayayım dedim durdum ama her zaman demedim durmadım. Kafam zaten abudik gubidik şeylerle dolup taşmış, izlediğim blogları kontrol etmek dışında bir eylemim olmadı. Masum bir eylemci olmuşum yani.

Yotsuba oyuncağı almak için Paypal’a üye oldum ama hala banka hesabıma onay kodu göndermediler; beklemedeyim, beklemedeyim.. Bir Yotsubam olsun istiyorum; Yotsuba benim çocuğum, tıpkı bana benziyor. Aynı salaklıkları yapıyoruz; gerçi ben artık beş yaşında değilim ama olsun, bu da benim eksikliğim.

Bir Yotsubam olsun, flickr’daki o klişe Yotsuba fotoğraflarından ben de çekeyim istiyorum. Ne yani, Pisa Kulesini popomla deviremedim diye Yotsuba’yı da köprüde, denizde, ne bileyim bir fincan kahvenin yanında resimlemeyeyim mi?

Yarın muhtemelen yalan söyleyeceğim, hem de sevdiğim ve hiçbir kötülüğünü görmediğim bir insana. Neden bazen sosyalleşmek istemediğimi bilmiyorum ama bugün o doğum gününe gitmeme sebeplerim kaydadeğer, -bence. Bu arkadaşım, okulun bana 2 haftalığına evrak işlerinde yardımcı olsun diye atadığı sevimli ve gönüllü bir kız. İşimiz iki haftada bitti ama biz görüşmeye devam ettik. Yarı Türk-yarı Alman, Almanlığı ağır basan bir melez J Türkçesi beni çok güldürüyor ama Türkçe konuşmuyoruz, genelde İngilizce; sonuçta Almanya’ya Türkçe konuşmam ilerlesin diye gelmedim, ama Almanca öğrenemiyorum, öğrendiğimle ise konuşamıyorum J Neyse işte, bu akşamki geçtik o akşamı, dün akşam bu hanımkızın doğum günü vardı. Ben de davetliyim tabii. Tam Alman usulü bir etkinlik olacaktı. “Ben mangalı yakacağım; siz de etinizi içeceğinizi getirin.” Zaten hiç haz almadığım şeylerden biri, 50 kişi yapılan mangal partileridir; aç kalmak garanti. Yetmezse bir de b.k gbi geçen günün ardından sosyalleşme arzusunu duymamak da işin sosu, onu da kendimiz yaptık, ben götürcem herkes yesin diye; Almanlara iş çıkarılmaz! Hal böyleyken kıza diyemedim ben yokum arkadaş sen takıl gerisiyle. Gideceğim oraya ne olacak? İki saat milletle tanışma faslı, sonra onlara sohbet edecek Almancanın bende olmadığını anlatma çabası; sonra sonra esas kız zaten kesin sarhoş olup takılacak kendince, ben de kafa olup kafa giden bir akran bulamazsam sıkılacağım. Nerden mi biliyorum? Ben kendimi biliyorum, her zaman olmasa da biliyorum bazen işte. (Bu arada bu etkinlik şehrin dörtte birini kaplayan aile çay bahçesi gibi bir parkın bir yerinde yapılacak; yeri beğenmediğimden değil canım, ama yağmur tehlikesi var;)

Ee, peki gitmedim de ne yaptım? Sevgili apartman komşumla film izledik: The Boy in the Striped Pajamas. Açıkçası fragmanını bile izlemediğim bir filmdi. O isimden bu sonun geleceğini beklememiştim izlemeden önce. Sonrasında “tabii lan ne sandın, adı sanı gayet açık.” desem de evet çok saf, aklım iki karış havadayken bakındığım oluyor etrafa. Çocuğun meraklısı, büyük kaşif Bruno, çok üzdün beni gece gece.. Kimlerin görüp de keşfedemediğini keşfettin. Taşsız, sopasız, silahsız savaş anlattılar, içimi burktular (çok sığım ben galiba, hmm..) O değil de, ben şu Ennio Morricone biraderin müziklerini üstlendiği İtalyan yapımı Escalation filmini bulamadım. Aylardır bakıyorum belki nete düşer eder diye, yok da yok lanet. Bulan eden olursa sevabına haber verin. Ha, neden o film? Dies Irae, Dies Irae ilahisini bu film için çok güzel yorumlamış üstatlar; youtube’da gördüm, konusunu da okuyunca içim ısındı.

Tanrım, ders çalışmam lazım! Sınavlarım Temmuz’da ve bu yaz hiç bitmezmiş gibi geliyor. Sunumlar ve ödevler birikecek, düşünmek bile istemiyorum. Şimdi kaçmak en iyisi; hem sabah taze beynimle! önce evi toparlar sonra da boş günüm olmasını kutlarım. Başarabilirsem amacım, okumaya yarın başlayacağım romanıma odaklanmak.

Gute Nacht; ich gehe ins Bett. (benden bu kadar diyalog çıkar, gitsem ölürdü o çocuklar bendeki bu Almancayla; şükretsinler o partiyi mahvetmemişim :p )

Not: Fotoğraf flickr'da redrickshaw isimli kullanıcınındır. Oyuncağım olsa, ben de böyle bir şey yapmak isterdim :p

27 Nisan 2010 Salı

minik minik kukuleta

"mine:
yotsubaaa*
kadın
ordamısın
bi yarım saate
gelicem
bişey sorcam
buralrdaysan
üç kere kafanı vur
nereye olduğunu da mı ben söylüycem
canım
biraz inisiyatif
yahu
Yotsuba& (23:39):
salakkk
Yotsuba& (23:40):
bunu bloguma yazmayan ajdar olsun!"

Beni msn'de bulamayan Mine'nin, kendi kendine konuşmaları :D Tüm dilbilgisi hatalarıyla beraber, açık bir şekilde. Başka yerde yok :p
(Evet, yotsuba benim; burada Yotsubato sevgimden bahsetmemişim. Hepsi gelecek, sırayla.)

20 Nisan 2010 Salı

The Girl From Ipanema Original US Version

Bu da şu saatlerde evinde yemek pişiren Mine'ye mutfak hediyesi :)

yaz döneminin ilk günü

Dün okulumun yaz dönemi başladı. Gerçekten de yaz dönemi. Nisanda yeni sömestıra girmek... Dün ilk günümdü okulda ve öğlen Almanca sınıfına gidip sonra bölüm dersime gittim. Almanca sınıfına yeni tipler gelmiş Meksika ve Brezilya’dan. Bir adet Meksikalı oğlan ile 2 adet Brezilyalı uşak ve 1 kız var. Kızda Gisele Bündchen ya da Adriana Lima tipi yok –olması da gerekmiyor, o kendine özgü bir kız- ama minyon tipli çok tatlı bir Latin kızı. Yüzlerinde pozitif ifade olan insanları seviyorum, hemen kanım kaynıyor ama bu ifade yoksa da seviyorumJ Diğer çocuklar da sarı falan. Bunların dedesi hep sömürgeciydi demek istiyorum. Saç rengine bakayım sana dedeni söyleyeyim evladım gibi bir durum oldu. Almanca hocası ise “hadi kaynaşıp kardeş olun” diyip bize abuk subuk bir hafıza oyunu oynattı. Zaten 2 aydır dersten uzakken bildiğimi de unutmuşum, ölüm gibiydi. Sonrasında bölüm dersim de iptal olunca alışveriş sonrası bir güzel gelip yattım :D

Hala çok yorgunum çünkü geçen pazartesi (12 Nisan) günü 3 arkadaşımla Budapeşte-Viyana-Prag gezisine çıktım ve altı gün süründüm. Ayrıca kesinlikle inanıyorum ki insan insanı yolculukta iyi tanıyormuş; ama bunun ayrıntılarını Perşembe günü sunumumu yapmanın keyfiyle o akşama yazacağım, inşallah :D

Bugün ise dersim yoktu pinekledim yine ve yeniden.

Şimdilik ışık ve sevgiyle!

11 Nisan 2010 Pazar

Senin Duymanı İstemiyorum

Emre Aydın! Duymak isteme, sen duymasan da olur. Efendi efendi yap işini, elalemin şarkılarına el atma. Sevenin var diye ağır konuşmuyorum ama ben senden hoşlanmıyorum. Emreciğim, bebek gibi yüzün var; sana çemkirmeye kıyamıyorum. Lakin, haddini bileceksin! Habire habire nedir oğlum milletin şarkılarına sulanıyorsun? Bu acı haberi ablamdan aldım, o senin duymana çok sevinmiş ama ben senin Cemali’nin ”Duymak İstiyorum” şarkısını söylemeni istemiyorum.