11 Temmuz 2010 Pazar

Gelelim günübirlik Münih turuma J Geçen hafta cumartesi günü Münih’e bu yılki 2. gezimi gerçekleştirdim. Amaç, 3 Pinakothek müzesini gezmekti. Aldım yanıma Özge’yi, 3 saatlik rahat bir yolculuk geçirdik. Alte Pinakothek’te 3 saat, Neue Pinakothek’te 1 saat, Pinakothek der Moderne’de ise yarım saat geçirebildik. Ayrıntıya inecek vakit yoktu ama Alte Pinakothek çok çok çok güzeldi. Alte Pinakothek’i de gördüm ya, Almanya’daki misyonumu tamamlamış gibi hissediyorum. Modern müze ise biraz trajik oldu. Gezinin son durağı olduğundan ve kapanma vaktine az zaman kaldığından yarım yamalak gezebildik, hatta koşa koşa diyelim.

Efendim, bu üç müzenin bulunduğu yere (hemen merkezde) Kunstareal München diyor bizim sarı kafalar. Kendisi Barerstr.’de olmasına rağmen biz hiç tren istasyonundan çıkmayıp Theresienstr.’ye giden bir metroya atlayıp 2 sokak yürüdük. Gayet yakın efendim, istasyondan 2 durak sonra Theresienstr. geliyor. Müze ziyaretine gelince, ağzım açık gezdim bir çok odayı ki müzenin alış-veriş kısmı da kısımdı hani. Aslında bu sıcakta öglen güneşinde yapılabilecek en serinletici aktivitelerden biri olarak görüyorum bu geziyi. Akşamüstü, güneşin yakıcı ışınlarını azaltmasıyla, biz de sokaklara saldık kendimizi. Münih Belediye Binası etrafında birkaç tur attıktan sonra bir kafede oturup leziz Apfelstrudel yedik J Hiç bu kadar güzelini yememiştim, sanırım yufkasını evde açmış olmaları duruma lezzet katıyor.

Dönüş ise işin fantastik kısmıydı. Herkesin de bildiği gibi bu sarı kafalar, Dünya Kupası konusunda çok heyecanlı çocuklar. O gün Arjantin’i 4-0 yenmenin vermiş olduğu sarhoşlukla yine sokaklarda taşkın! eylemlerde bulunuyorlardı. Aman ne taşkınlığı, ancak sarhoş olup nida atar bunlar; daha da bir şeye bulaşmazlar; ama akşam yolculuğu bunca sarhoş ve çılgın genç-yaşlı nüfusla çok da kolay geçmiyor. Hele ki tren raylarında akşam 45 dakikalık bilmem ne çalışması yapacakları tutunca normal saatten 1 saat geç vardık Bamberg’e. Yine de diyebilirim ki sanırım Almanya’nın sarhoşlarını seviyorum. Yaptıkları en aykırı eylem yemeğimize sulanmaktı ve yüz vermeyince uzaklaştılar. Ha bir de bir tanesine galiba çok dokundu ki suratsızlığımız, adamcağız “don’t you like german men?” diye sordu; biz tarafına bakmayınca da gitti (efendi sarhoş). 4.5 saatlik gürültülü yolculuktan sağ salim döndük ama ertesi gün nasıl uyandım bilmiyorum. Tüm gün ayakta, sonra gürültülü vagonda derken fena yorulmuşuz.

Bu da fotoğraflardan derlediğim Münih raporum:

1-2. Alte Pinakothek müzesi, koleksiyonunda önemli ressamların eserlerini barındırıyor ve Münih’e yolunuz düşerse ve müze gezecek vaktiniz varsa, bence bir deneyin. 2 numaralı resim müzenin merdivenleri sadeceJ

3. Bu yumurta, Bruegel’in The Land of Cockaigne isimli eserinden bir detay. Aynı detayı kartpostallarda kullanmayı akıl eden müze yönetimi, bu kareyi basmış satıyor. İsteyene ben bu detayı severek yollarım, kendi kartınızı kendiniz basın.

4. Pinakothek der Moderne’nin salonlarından birisi. Kısıtlı zamanda göz atabildik ancak. Bu salon da Design Vision 1900-2002 diye adlandırılmış ve adından da anlaşılacağı gibi bu zaman dilimindeki tasarımlardan bir derleme oluşturulmuş. Neler var peki? Arabalar, radyolar, mutfak eşyaları, koltuklar vb.

5. Beş numero ise Neue Pinakothek Müzesinin salonlarından biri. Neue Pinakothek, temel olarak 19. yy’dan sonra yapılmış tablolara ve heykellere ev sahipliği yapıyor. Kimler var peki? Van Gogh, Klimt, Cézanne, Delacroix, Monet, Picasso ve Rodin ve daha niceleri.

6. Neue Pinakothek’te hemen –yanlış hatırlamıyorsam- üçüncü salona geldik gelmedik, bizi selamlayan Wolf von Hoyer’in Psyche’si.

7. Müze çıkışı merkeze giderken hemen Belediye Binasının yanındaki sokakta bandurası elinde şarkı söyleyen bir teyze vardı. Muhtemelen Slav’dı J Önünde de cd’ler duruyordu ama sadece çaldığı 2 şarkıyı vidyoya alıp emeğini de parayla biraz da olsa ödeyip gittik bu sokaktan. Bu arada şuna değinmeden geçemeyeceğim. Vuvuzelalı çılgın Almanlar, Banduralı Teyze şarkısını söylerken şuursuzca o düdük enstrümanı çalma girişiminde bulundular. Teyzeye saygısızlık yaptıklarını anlayınca da özür dileyip müziğini dinlediler ve para bırakıp gittiler. Efendi sarhoşlardan bahsetmiştim sanırımJ

8. Modern Müzede, Türk sanatçı Canan Şenol’un hazırladığı bir videonun gösterimi vardı. Hepsini izlemedim ama kadının toplumdaki yeriyle ilgiliydi diye düşünüyorum. Bu da başkahraman Fadike ve annesi :) Anne, kızına “şehir seni bozdu” gibi laflar ediyordu biz uzaklaşırken.

9. Bu da Dortmundlu sanatçı Norbert Tadeusz’un Atelier isimli çalışması. Yine Modern Müzeden.

10. Arjantin zaferi sarhoşu Almanlar, Belediye Binası önündeki mini havuzun üzerinde oynarken J

11. Ve işte tüm günün anlamını zirveye çıkaran Apfelstrudel! Güney Almanya ve Avusturya’da bol bol pişirilen bu elmalı rulo pastanın Münih’te evde açılmış yufkadan yapılmışını, dondurma ve tarçınla ikram ediyorlar. On numero bir tat J

29 Haziran 2010 Salı

juyddı neeyseşj potatoş in dı kaonti -luvli- en luvli vejıtebışj*

Valla Linguistics zor bölüm be anam. O kadar detay ile ben kafayı yerim, sadece iki adet ders almak zorunda olduğum için şanslıyım. Hocalar bile anlatırken “Sıktık sizi de tüh tüh..” diye anlatıyor, ben daha napayım. İki dersim var. Birinde Britanya Adaları’nda konuşulan diyalektleri (lehçe) inceliyoruz. Diğeri ise Amerikan ve Britanya İngilizceleri üzerine bir ders. Bu derslerin kültür ve tarih ile ilişkisine lafım yok, o kısımlardan gerçekten zevk alıyorum, hatta kaybolan diller üzerine bir kitap okuyup bayılmıştım iki yıl önce ilk Dilbilimi dersimi alırken; ama yok şunu kuzeyde böyle okurlar, İskoçlar şöyle, Welsh şivesiyle böyle diye gruplandırmak ve onları tek tek incelemek beni yoruyor. Ahan da bugün yine yordu! Hoca anlatıyor ediyor, sınıfta çıt çıkmıyor. Herkes alıştırma bölümünü bekliyor. Her ders sonu o gün öğrendiğimiz aksan, şive ve lehçe ve daha niceleri :p ile alakalı bir röportaj yada kısa metin dinliyoruz ve “kim ne dedi, nasıl dedi?” gibi soruları cevaplıyoruz :) Neyse, aslında çok da fena değil ama benim asıl alanım değil ya; iş güç de çokken olmuyor :)

Şimdi gelelim nasıl da ballı bir insan olduğuma. Bugün okuldan yorgun argın geldim ve markete gittim. Aslında merkezdeki markete uğradım ama aradığımı bulamayınca eve gelip 10 dakika dinlenip mahalle marketine ancak gittim. İşte ben pembe bisikletimi park ederken (ki o bisikletle nasıl düştüğümü anlatmıştım ama ne ara silindi anlamadım) bir Alman kız, bana bir şeyler dedi. Ben sadece hediye anlamına gelen “Geschenk” sözcüğünü duydum, ama yanlış anladım sandım. Sonra, kıza İngilizce cevap verince, o da İngilizceye geçti ve bisiklet sepetini isteyip istemediğimi sordu. Meğersem marketten yeni sepet almış, eskisini de bana veriyormuş. Anlaştık ve teşekkür faslı sonrası herkes yoluna devam etti; ama ben çok sevindim, çünkü zaten bir ay sonra dönecektim, sepet almak ya da sepetin işlevselliği üzerine hiç kafa yormamıştım. Madem sepet var, alışverişi de uzun tutayım dedim bugün: Evet, çok işlevselmiş.

Not: Sevgili başlığım bugun derste işlediğimiz Kuzey İrlanda Diyalektinden bir örnektir ve orijinali şudur: “You’d the nicest potatoes in the county- lovely- and lovely vegetables.”

27 Haziran 2010 Pazar

Bugün uyandığımda, kahvaltı hazırlarken ne dinlesem diye düşündüm ve Pazar sabahı ruhunu The Raveonettes’de bulacağım kararına vardım. İşte o an!

Şimdi Pazar öğlen olmuş, hatta öğleden sonrası - akşamüstüsü, ve ben Minik’in bana yazdığı maili tekrar okudum. Geçen Pazar günü eve döndüğümde de iyi etkiler bırakmıştı üzerimde. Minik ile görüşemiyorum, 1 yıl oldu şaka maka. Bir de bu yılı da son 3 yılı gibi olaylı geçti; ev arkadaşı fobisi başladı kızcağızda. Yine de beni unutmamış ve bana sayfalar dolusu yazmış J

Geçen hafta moralim bozuktu, geliyor arada öyle; ama o moral bozukluğuyla derse odaklanasım da gelmedi, yapmadım sunumumu. Bakalım bu hafta hoca ne diyecek. Ne derse desin, buyurun buradan yakalım:


(the raveonettes'i sevdiğini bir kere daha keşfetmek :)) güzel olaylar bunlar tabi.)

25 Haziran 2010 Cuma

Hayattaki en büyük hayalim bir çocuk kitabı resimlemek. Kaç yaşımda olursam olayım ölmeden önce yapmış olmayı istediğim şey bu. Hani şu çok istediğimiz maldır, kariyerdir vs. değil, sadece bu. Kendim için istiyorum bunu. Ben ölünce de geride kalması, hatırlanması ya da çok beğenilmesi umrumda değil. Basılsın, üç beş çocuğa ulaşsın çizdiklerim, o zihinler çizdiklerimi sevsin; yeter bana. Ölmeden önceki tek arzum budur. Çok büyük konuştum J Henüz hayatın hırsları beni sarmadığından, o günü sakince bekliyorum.

not: resim, sadi güran'a aittir.

Kimsenin sesini duymak istemediğim, tek bir yorumun bile beynimle bir etkileşime girmesini dilemediğim günlerden biri bugün, - ya da o günü atlattım. Çok bencilim, bunu düşünmüyor değilim; ama hiçbir şekilde değer vermediğim şeylerin bana çok önemliymiş gibi sunulması, hiçbir şey ifade etmiyor. Vakit kaybı. Başka bir ismi yok.

Yaşamak istemediğim ve sürekli beynimi kendi kendime kemirdiğim bugünü hafızamdan silmek istiyorum. İnsanların büyük travmalar atlattığı o günlerden biri de değil. Sadece yaşamamın bana bir şey katmadığı bir gün. Mekanın çok da önemi yok; sadece tanıdık yüzlerden uzak olayım.

16 Haziran 2010 Çarşamba

Bloguma yeni bir görünüm katmak istedim ama beceremedim. Bu konulara yabancıyım henüz, zaten zavallı blogumun bir karakteri de yok. Şimdilik bu kılıkta olsun, çekeriz bir ayar bir ara.

Bugün davet edildiğim hiçbir etkinliğe katılmadım. Çok yoruldum zaten. Bir de bangır gümbür ses kaldıracak kafa kalmadı, evimde uslu uslu kitabımı okumaya karar verdim.

Bir de geçen gün marketten gelirken, yoluma çıkmış zavallı karınca yığınına koca ayaklarımla istemeden daldığımı fark ettim; üzücüydü. Bir açıdan bakarsak onlar über karıncalardı; çünkü benden daha çok Almanca bildiklerine eminim. Ana dilleri ne de olsa:p

Çok güzel gidiyor havalar bu aralar. Hele arada sıcak basınca yağmur atmıyor mu.. Yine de okulumun bu dönem bitmesini ve seneye iş ve aş bulmayı dört gözle bekliyorum.

Son olarak bloga bir şeye benzer bir şeyler yazmadan blogun varlığından kimseye söz etmeyecektim ama keşfedildim. Sadece arkadaşım Mine biliyordu blogun varlığını ama o söylemedi, bunu biliyorum. Profil fotosu olarak kullandığım Méliès yapımı ay babamın bunda emeği çok. Arkadaş, “ben bu resmi biliyorum, başka profillerde görüyorum.” diye el atıyor. Neyse ki yabancı değil, bizden biri. Yine de ne bileyim, anonim olmanın tadı azıcık çıksaydı. Ya da çıkmasın, ne fark eder? Yine de bir ara bu bloga bir renk düzenlemesi getireceğim.

8 Haziran 2010 Salı

Çok tembel olduğumu biliyorum; genelde her şeye atlamamı düşünürsem, bu blogu da hevesten açtım ve yazma istikrarı gösteremeyecekmişim gibi geliyor. Zorlayan falan yok ama bir blog ile kendime iyi bir arkadaş olacağımı düşünmüştüm; göründüğü üzere pek olmuyor, hatta hiç olmuyor. 1 aydır ne yazsam, yok bunu yazmayayım dedim durdum ama her zaman demedim durmadım. Kafam zaten abudik gubidik şeylerle dolup taşmış, izlediğim blogları kontrol etmek dışında bir eylemim olmadı. Masum bir eylemci olmuşum yani.

Yotsuba oyuncağı almak için Paypal’a üye oldum ama hala banka hesabıma onay kodu göndermediler; beklemedeyim, beklemedeyim.. Bir Yotsubam olsun istiyorum; Yotsuba benim çocuğum, tıpkı bana benziyor. Aynı salaklıkları yapıyoruz; gerçi ben artık beş yaşında değilim ama olsun, bu da benim eksikliğim.

Bir Yotsubam olsun, flickr’daki o klişe Yotsuba fotoğraflarından ben de çekeyim istiyorum. Ne yani, Pisa Kulesini popomla deviremedim diye Yotsuba’yı da köprüde, denizde, ne bileyim bir fincan kahvenin yanında resimlemeyeyim mi?

Yarın muhtemelen yalan söyleyeceğim, hem de sevdiğim ve hiçbir kötülüğünü görmediğim bir insana. Neden bazen sosyalleşmek istemediğimi bilmiyorum ama bugün o doğum gününe gitmeme sebeplerim kaydadeğer, -bence. Bu arkadaşım, okulun bana 2 haftalığına evrak işlerinde yardımcı olsun diye atadığı sevimli ve gönüllü bir kız. İşimiz iki haftada bitti ama biz görüşmeye devam ettik. Yarı Türk-yarı Alman, Almanlığı ağır basan bir melez J Türkçesi beni çok güldürüyor ama Türkçe konuşmuyoruz, genelde İngilizce; sonuçta Almanya’ya Türkçe konuşmam ilerlesin diye gelmedim, ama Almanca öğrenemiyorum, öğrendiğimle ise konuşamıyorum J Neyse işte, bu akşamki geçtik o akşamı, dün akşam bu hanımkızın doğum günü vardı. Ben de davetliyim tabii. Tam Alman usulü bir etkinlik olacaktı. “Ben mangalı yakacağım; siz de etinizi içeceğinizi getirin.” Zaten hiç haz almadığım şeylerden biri, 50 kişi yapılan mangal partileridir; aç kalmak garanti. Yetmezse bir de b.k gbi geçen günün ardından sosyalleşme arzusunu duymamak da işin sosu, onu da kendimiz yaptık, ben götürcem herkes yesin diye; Almanlara iş çıkarılmaz! Hal böyleyken kıza diyemedim ben yokum arkadaş sen takıl gerisiyle. Gideceğim oraya ne olacak? İki saat milletle tanışma faslı, sonra onlara sohbet edecek Almancanın bende olmadığını anlatma çabası; sonra sonra esas kız zaten kesin sarhoş olup takılacak kendince, ben de kafa olup kafa giden bir akran bulamazsam sıkılacağım. Nerden mi biliyorum? Ben kendimi biliyorum, her zaman olmasa da biliyorum bazen işte. (Bu arada bu etkinlik şehrin dörtte birini kaplayan aile çay bahçesi gibi bir parkın bir yerinde yapılacak; yeri beğenmediğimden değil canım, ama yağmur tehlikesi var;)

Ee, peki gitmedim de ne yaptım? Sevgili apartman komşumla film izledik: The Boy in the Striped Pajamas. Açıkçası fragmanını bile izlemediğim bir filmdi. O isimden bu sonun geleceğini beklememiştim izlemeden önce. Sonrasında “tabii lan ne sandın, adı sanı gayet açık.” desem de evet çok saf, aklım iki karış havadayken bakındığım oluyor etrafa. Çocuğun meraklısı, büyük kaşif Bruno, çok üzdün beni gece gece.. Kimlerin görüp de keşfedemediğini keşfettin. Taşsız, sopasız, silahsız savaş anlattılar, içimi burktular (çok sığım ben galiba, hmm..) O değil de, ben şu Ennio Morricone biraderin müziklerini üstlendiği İtalyan yapımı Escalation filmini bulamadım. Aylardır bakıyorum belki nete düşer eder diye, yok da yok lanet. Bulan eden olursa sevabına haber verin. Ha, neden o film? Dies Irae, Dies Irae ilahisini bu film için çok güzel yorumlamış üstatlar; youtube’da gördüm, konusunu da okuyunca içim ısındı.

Tanrım, ders çalışmam lazım! Sınavlarım Temmuz’da ve bu yaz hiç bitmezmiş gibi geliyor. Sunumlar ve ödevler birikecek, düşünmek bile istemiyorum. Şimdi kaçmak en iyisi; hem sabah taze beynimle! önce evi toparlar sonra da boş günüm olmasını kutlarım. Başarabilirsem amacım, okumaya yarın başlayacağım romanıma odaklanmak.

Gute Nacht; ich gehe ins Bett. (benden bu kadar diyalog çıkar, gitsem ölürdü o çocuklar bendeki bu Almancayla; şükretsinler o partiyi mahvetmemişim :p )

Not: Fotoğraf flickr'da redrickshaw isimli kullanıcınındır. Oyuncağım olsa, ben de böyle bir şey yapmak isterdim :p