melissa auf der maur etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
melissa auf der maur etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

6 Aralık 2010 Pazartesi

Uzun Metraj Metal Klibi / Severed Ways: The Norse Discovery of America

Bu yazı spoilerın danişkasıdır; ona göre!

(ama çok şanslısınız ki bu bir film eleştirisi değildir J)

Tony Stone’u tanımam etmem ama genç bir yönetmen olduğu için ilk filmi Severed Ways: The Norse Discovery of America’yı destekliyorum; destekliyorum ki başka gençler cesaret bulsun, heves etsinler film yapsınlar; lakin, Tony’ninki biraz özensiz bir iş olmuş. Söz konusu film konusunu 11.yy’da Vikinglerin Amerika kıtasına yaptıkları keşif yolculuklarından ve bu keşif yolculuklarında Kuzey Amerika Yerlileriyle giriştikleri savaşlardan alıyor. Savaşlardan biri sonucu Vikingler, Amerika’yı terk ederler ve öldüklerini düşündükleri iki Viking kardeşlerini geride bırakırlar. İşte sarı kafalısı Tony olan bu iki Viking savaşçımız, bilmedikleri topraklarda Skrealing* adını verdikleri yerlilere bulaşmadan evlerinin yolunu bulmaya çalışırlar, ama zor o iş.

Tony’yi tanımadığımı söyledim. Tamamen Auf der Maur ile ilgili bir şeyler okurken gözüme ilişti ismi ve olayın üstüne gitmemizle beraber filmini 2 hafta önce izledik. Ancak, bahsetmek için bu zamana vakit bulabildik, üzgünüm Tony.

Fakat üzülen sen olacaksın Tony Stone! Sen misin 2 Cermen müziği dayar bu işi bitiririm diyen, işte yanıldınız Bay Tony. Popol Vuh bile kurtaramadı sizi; çünkü filminizin derinliğini hissedemedim; öyle romantize edilmiş Viking imgesini gözümüze sokmakla olmuyor bu işler. Sağlam kaynaklara dayalı bir metni filme çekmeni dilerdim. İşte öfkemin ürünleri:

Varan 1: O kafa sallama numaran çok saçma. Ağaçtan düşeceksin diye çok bekledim ama düşmedim. Çok güldüm ama kafa sallayan birisine bu kadar güldüğümü hatırlamam. 11.yy’da headbang yapan Viking numarasını yemedim. –verdim gazı burzummmmm!

Varan 2: Dönemi ve Vikingleri yeterince araştırmadığın izlenimindeyim. Neyse ki çekimler fena değil. Doğa güzel falan da Kuzey Amerika ormanlarını da görmüş olduk bu vesileyle.

Varan 3: Tavuk linç etme sahnelerini gören PETA üyeleri şimdi nerede? (hail, hail, squealer!)

Varan 4: İnsanların boşaltım sistemine dair yeterince fikrimiz var. Sandın ki beyaz popona vurulacağız, ama hayır! Bir Viking’in her sabah büyük abdestini yaptığı ayrıntısını beyaz perdeye taşıyarak doğal olanı yansıttığını, hiçbir yönetmenin aklına gelmeyeni/cesaret edemediğini ortaya koyduğunu düşünebilirsin. Seni küçük ukala! Her sabah tuvalete çıkan Viking’in uyukladığı o ormana ne yaban domuzları, ne boz ayılar inmiştir, ama neredeler? Göremedik? Onları da çekseydin.

Varan 5: Biz de Viking filmi diye Pagan ruhu hissedeceğiz sanmıştık, puh!

Varan 6: Teşekkürlerimiz koskoca ormanda gözler önüne serdiğin bir adet örümcek, bir adet turuncu-pembe karışımı kertenkele/kurbağa kırması sürüngen ve avladığın balıklar için. 11.yy’da, bugünün asfaltla kirlenmiş sokaklarında elektrik yok, telefon yok, internet yok; onu bırak başını sokacak bir ev yok ama koca ormanda bizi tehdit eden hiçbir halt da yok! Zaten her yer ot, ye gitsin; balıklar da sebil, boyutları bacak kadar; bu iki terk edilmiş Viking’in daha sağlıklı ve mutlu bir hayatı olamazdı J

Varan 7: Ben anlamam, çünkü İsveççe bilmem ama bilenler demişler ki o çeviriler yanlış. Eski İsveççe konuşmaların İngilizce çevirilerini yanlış bulmuşlar. Zaten koca filmde topu topu 10 cümle İsveççe kullanıldı, onu da yüzüne gözüne bulaştırdın. Bir de bu kasıtlı yapıldı, sanat olsun dedik gibi bir şeyler duydum. Git, böyle sanata başlatma!

Varan 8: Seni tutsak eden Amerikan yerlisi kadın neden ırkını seninle karıştırmak istesin ki! Bögh!

Varan 9: Seni Kuzey Avrupa sinemasına öykünüyor diyorlar; ama bu konuda da uzman olmadığımdan kısıtlı bilgimle yapabildiğim tek analiz, varoluş üzerine pek odaklanmamış olduğun. Hadi bu da benim eksikliğim olsun, anlamadım etmedim hatta aradaki din değiştirme-Hıristiyanlıkla olan mücadele sahnelerinden hayatı anlamlandırma çabalarına dair hiçbir şey anlamadım ama Sayın Stone, o ormandaki kiliseyi yaktın ya, kilise yakan metalci postuna bürünmekten çok keyif aldın dimi? Seni Varg Vikernes özentisi seniii!!!

Varan 10: Çekimler başarılı, kılık-kıyafet/tasarım inandırıcı -ama 11.yy’da böyle miydi ortam, çok bilgi sahibi değilim; hikâyenin çıkış noktası kayda değer bir ayrıntı ama anlatım zayıf. Belgesel niteliği yetersiz; Vikingler ve Kuzey Amerika keşiflerine dair alternatif olabilir ama konuyla ilgili eksiği çok olan bir film ve beklentimin altındaydı. Yalnız şu dikkatimi çekti, film müzikleri genel anlamda filmin atmosferiyle uyumlu. Aslında filmin konusu daha derin işlense, müziklerle nefes kesici bir yolculuğa çıkabilirdik.

Ve biterken…

Melissa Auf der Maur ile ilgisine gelirsek, kendisinin teşekkür listesinde adı geçiyor. O da çok meraklıdır eş-dost-arkadaş bir şey yapsın da el atalım, destek verelim. İnternette bir şarkısını verdiği yazıyor ama albümlerinde yer alanlardan biri olmadığı için hangisi tanıyamadım. Neyse, Popol Vuh ilaç gibi geldi, Melissa’yı daha aramam.

* Skrealing: Grönland’da yaşayan Vikinglerin Grönland’da yaşayan Thule halkına verdikleri isim. Buradaki Vikingler, Vinland olarak adlandırdıkları bölgede Kuzey Amerika kıtasına yaptıkları keşiflerde karşılaştıkları yerel halkları da bu isimle tanımlamışlardır. (Wikipedia)

11 Kasım 2010 Perşembe

Out of Our Minds (OOOM)

Evet, çok önceden yapmam gereken Melissa Auf der Maur’ın ikinci solo albümü Out of Our Minds (OOOM)’a dair fikir beyanımı bugün sunuyorum. Çok mu heyecanlandınız? Hiç gereği yok ama puan vereceğim, kaçışı da yok.

90’lı yılların sonunda, Kanada’nın bağrından kopup Hole ve Smashing Pumpkins’e destek kuvvet olarak gelen Melissa Auf der Maur hanım kızımız, ikinci solo albümü Out of Our Minds’ı yayınlayalı 8 ay oldu. İlk albümünü sessiz sedasız çıkarmasına rağmen sağlam adımlarla ilerleyen Auf der Maur’ın yeni albümü, eskisinden pek de farklı olmayan ama bir miktar daha yumuşak diyebileceğimiz ve yine sessiz sedasız ilerleyecekmiş gibi gözüken bir yapıt. Bu albüm, önceki albümdeki bir nebze “riot girl” temeline dayalı tematik yapısını, mitolojik kadın figürlerden ve cadı hikâyelerinden gücünü alan bir konsepte bırakmış. İyi olmuş mu? Fena durmamış, ama Auf der Maur’ın baş döndürücü bir müzik yaptığı da ortada. Diğer yandan, sanılmasın ki şarkı sözleri genel atmosferle uyumlu. Hayır efendim, Auf der Maur’ın şarkı sözü yazarlığına çok güvenmeyin. İlk albümünde görmüştük; müzik çatır çatır döktürüyor ama sözler, müziğin yanında sönük kalıyordu. Felsefe yapmadığı aşikar, lakin bu albümde biraz daha yol kat etmiş gözüküyor. Neyse ki Melissa, basgitarını şaha kaldırıp konuşturuyor ve sahnede insanın yüreğini hoplatan performanslara imza atıyor da birbirimize küsmüyoruz.

Gelelim albüm konseptine bağlı bir çizgi romanla ve geçen yıl İstanbul Film Festivali’nde de gösterilmiş bir kısa filmle zenginleştirilmiş OOOM albümüne. Sözlere dair yorumum kötü bir düşünce oluşturmasın; tabii ki abartıyorum; acımasız davrandım, kabul ediyorum. The Key EP’si piyasaya sürüldüğünde, ne yalan söyleyeyim Auf der Maur’dan iyi bir şeyler geleceğine ikna olmuştum. İşte kanıtı karşımızda duruyor. Sık sık blogunda ve web sitesinde de bahsettiği gibi Ay - Kadın- Doğa temalarının, cadı hikâyelerinin etkisiyle yazılmış-yapılmış bir albüm OOOM. Kendisinin de vurguladığı gibi insanoğlu ve doğanın ilişkisinin sorgulanması sonucu varılmış bir noktanın notalara dökülmüş halini elimizde tutuyoruz. Filmi henüz izlemedim ama Auf der Maur’un röportajlarında dediğine göre aralarındaki tek bağın kan olduğu ve de farklı dönemlerde geçen 3 hikayemiz var söz konusu filmimizde. Albümün ilk iki enstrümantal parçası The Hunt ve Lead Horse, ruhumuzu okşayan bir ahenkle bizi hikayenin içine sokuyorlar. Isis Speaks ve Follow the Map, ilk albümdeki gibi “klasik Melissa tadındayız” diye bağırıyor ve albümün ilk yarısını geride bırakıyoruz. Albümün sonuna doğru da Father’s Grave ile Danzig vokalisti Glenn Danzig - Melissa Auf der Maur işbirliğini dinliyoruz. Bana göre Tommy Douglas’ın bir konuşmasından alıntıyı içeren parça This Would Be Paradise, albümün özeti niteliğinde. İşin kısası, Melissa Auf der Maur, kendi adını taşıyan bir önceki albümünün çizgisinden sapmadan hazırlanmış ve arşivlerde yine iyi bir yer edinmeyi hak eden bir albümle geri döndü. Daha da güzeli, Auf der Maur, 17 Aralık 2010 Cuma günü Salon IKSV’de bas gitarını şaha kaldırıp Türk hayranlarıyla beklenen buluşmasını gerçekleştirecek.

Melissa’nın da dediği gibi, “Come sit by my fire”.

Ha, notum mu? Followed the Waves’i eksiksiz olarak canlı söylemeyi başardığı gün 5/5 olacak ama şimdilik 3,5 ile bitiriyoruz. Konser sonrası bakarız.

10 Kasım 2010 Çarşamba

Melissa Auf der Maur, İstanbul'a Geliyor!

Tam da Melissa Auf der Maur’ın ikinci solo albümünden bahsedeceğim gün Aralık’ta Melissa’nın İstanbul’da konser vereceğini gördüm. Yazı işi başka güne ama Melissa konseri, 10 numara bir aktivite oldu. Hatta Melissacığım, facebook hesabında şöyle duyurmuş olayı:

“BELGIUM TONIGHT! X MUZIEKODR-OOOM! 8:30 BIRDPEN, 9:30 OOOMFILM, 10 MAdM x see you tonight or find us in ISTANBUL at the end of the tour!”

Aralık’ta bir aksilik çıkmasın, ikinci sefer kaçırmayayım, noluuuur tüm ulu güçler, bana yardım edin!!! Evet, sen sevgili okur! Sen şu satırları okuyarak beni onurlandırdın ya, sen ki beni adam yerine koydun da şuraya bir baktın ya, işte sana kendimle ilgili bir sırrı açıklayacağım. Ben yaptığım planların bozulmasıyla ünlü bir yaratığım. Normalde birçok durumda şansım döner ama bir şeyi çok istersem kesin geri teper. Konser muhabbetinde ise çocukluk arkadaşımla yarışıyoruz, kimin planı daha çok suya düşecek, hevesi kursağında kalacak diye. Parmaklar çarpı işareti konumuna geçsin!

17 Aralık’ta, Salon IKSV’de!

14 Temmuz 2010 Çarşamba

Sayın Melissa Auf der Maur Hanım, yeni albümünü netten dinletecek kadar cömert:

http://xmadmx.com/

Hemen altta click here to listen to the entire ooom album butonu sizi bekler.

Yeni konsept pek bir hoşuma gitti. Çizgi roman ve film falan filan destekliyor albümü. Bakalım işte, zamanla ele geçireceğiz hepsini.