11 Nisan 2010 Pazar

nö nö nö

Sevgili Neurosys,

Eğer benden ayrılmasaydın bu hafta 3. yılımıza girişimizi kutluyor olacaktık. Bunca zaman boyunca sana gösterdiğim ilgi ve sabrın karşılığını böyle gösterdiğin için teşekkür ederim. Umarım hiç de mümkün görünmese de şu lanet sorunlarından, tükenmek bilmeyen ama benim hayat neşemden çok şey götüren bunalımlarından kurtulur ve “Ben ne aptalmışım; böyle bir hayat yaşamışım!” dersin. Ve lanetler ki ne lanetler yağsın, en iyi arkadaşım olmak zorunda mıydın? Al işte, ben Camel dinliyorum yine; sen de dinle ama sen ağla, ben güleyim dinlerken.


6 Nisan 2010 Salı

Kısa Süreli Eve Dönüş, Latin Keleği ve Minik Keşifler

Herkese tekrar merhaba!

Üşengeçliğim yüzünden bir haftadır tüm yazmak istediklerimi erteliyorum ve de tek tek unutuyorum. Bir haftada neler mi oldu? Hmm, biraz monoton, biraz da bahar esintileriyle taze bir tada bulanmış bir hayat kesitim oldu J

Öncelikle iki haftalık Türkiye tatilimden başlamak istiyorum. Yedi ay sonra eve kısa süreliğine de olsa dönmek gayet huzur vericiydi. Ana kucağı-baba ocağında geçen on iki günden sonra İstanbul’a ablamın yanına gittim ve minik öğrenci şehrime geri döndüm J

Türkiye’deyken hiçbir arkadaşımı aramadım. Hangi birine vakit ayırmam gerekeceğini bilemedim; kafamın şişmesini de istemiyordum. Yazın zaten görüşürüz dedim ki İzmir’e geçmemem de kimseleri görmememde etken. Çoğu arkadaşım başka şehirlerde ya da İzmir’de; hele vize zamanı kimse yoktu ortalıkta. Sadece kadim dostum işini gücünü bırakıp hafta sonu beni görmeye gelmişti. O da bir aksilik çıkmazsa seneye Hollanda yolcusu; değişim öğrenciliğini bir de o yaşasın bakalım. Lanet sırayla herkesi geziyor J

Gelelim benim iptal olan gezi planlarıma. Üç İspanyol arkadaşımla beraber Doğu Avrupa’da azıcık fink atacaktık ama planlarım bu üçlüden ikisinin kalleşlik yapmasıyla son buldu. Bu ikisinden biri ablasıyla tüm Almanya’yı geziyormuş şu an; dönersem organize olamam gibi salak laflar etti. Hayır, bir ay önceden hazırlandık ettik, daha neyin hazırlığını yapacak? Ben de fikren hazırlandım ve iptal olmasından hiç hoşlanmadım. İki numaralı bücür Latin ise İspanya’ya gitmiş ve daha gelmemiş. Eğer bunlar olmasaydı dört kişi olarak yarın yola çıkıyor olacaktık. Ee, peki geriye kalan iki yumurta neden kendileri gidemiyor? Çünkü üç numaralı iyi kalpli İspanyol’un da işi çıktı, on iki günlük bir geziye çıkamam dedi. Onun da düdük bir profesörü var İspanya’daki okulunda; kıza ders seçimleri için verdiği randevu saatinde gelmiyor, kızla netten görüşmüyor, kızı beklemeye alıyor ki araya bitmeyen Paskalya tatili giriyor. Kızcağız da her an haber gelebilir diye yola çıkamıyor. Hatta bu iki mızıkçı Latin gelecek ve gezeceğiz derken bu mağdur İspanyolcan memleketine gitmemiş; ona da çok üzüldüm. Hal böyle olunca bendeniz de memleketten erken döndüğüyle kalıyor ve sinirleniyorum; ama bitmedi.

Umudumu kaybetmedim; henüz öğrenciler şehre akın etmese de iki Japon bir Türk ayarladım ve dört kişi hesaplı yolculuk yapmanın detaylarını bu akşam saat 20.00’da toplanıp konuşacağız. Bu iyi bir gelişme J Bir yandan da demiyor değilim bak bu iş böyle daha hayırlı olacak diye. Türk çocuk zaten iyi, kafa bir uşak. Japon kızlar ise vur kafasına al ekmeğini, çok sessiz ve her şeyden etkilenen-sevinen cici kızlar. Ayrıca bu Uzak Doğu insanlarını yakından tanıyınca çok daha fazla sevdim. Evet, biraz kapalı bir toplum yapıları var ve çok utangaçlar ama aşırı derecede mütevazıler ve bir o kadar da yeniliklere açıklar; yapılan iyiliği ise hiç unutmuyorlar. Benimle mağdur olan İspanyol kız da iyiydi ama diğer ikisiyle 12 gün yollarda perişan bir hayat geçer miydi bilemiyorum. Bu da bardağın dolu tarafı olsun :D

Şimdi gelelim hayatıma anlam katan ufak çaplı keşiflere:

  1. Atatürk Havalimanı’ndan ilk kez uçağa bindim ve hobaaaaa!!! Çok büyük ve bir o kadar da freeshop doluymuş bunu gördüm. D&R’dan aylardır okumadığım bir adet Bant Dergi aldım ve bu mutluluğu ikiye katlamak istercesine “Ulan şu Uykusuz’un son durumu nedir?” dedim. Bant Dergi in, Uykusuz out. Sanki Uykusuz eskiden daha bir coşkuluydu. Yedi ay sonra değişikliğin ne olduğunu çözemedim; zaten çok meraklısı da değildim. Zaten ki zaten, Atatürk Havalimanı’na ulaşım daha kolaymış; sevdim, ablamı da sevindirdim J
  1. Uçakta Bant Dergiyi okumak çok iyi geldi; iyi ki yanıma almışım. Hava zaten bir tuhaftı; sallandık, hopladık, yemek servisi durdu herkes yerine oturdu. Uçakta Panik tadında bir şeyler yaşamayı planlamıştım ama kazasız belasız inmek en iyisi. Ve ödül THY pilotuna gidiyorrr!!!
  1. Bant Dergi de Bant Dergi :D Sağolsunlar beni pek doyurdu Mart-Nisan sayısı. Zaafım olan patatese dair eğlenceli yazıdan beni daha çok cezbeden Travis Louie’yi hayatıma sokmuş olmaları. I Bant, I Travis.
  1. Bant’ın kapağındaki Travis Louie’nin parmaklarından çıkma ucube portredeki adam! Sen benim olmalısın!
  1. Çalkantılı ilişkimin başrol oyuncusu neurosys, Manhunter’ın beni benden alan gizemli müziği This Big Hush’ı hayatıma soktu. Filmi indirdim; henüz izlemedim ama albümü de indirdim, dinledim. Oh dis iz veri nays!
  1. Aynı hiper şarkıyı, “Senin gizemine uyar, al dinle.” diye deli bir arkadaşıma yolladım. O sırada Linguistics çalışan bu sebi, bana dua etti :D Ben cennete gidiyoreee!!!
  1. Bir süre önce Ceylan Ertem ile ilgili bir şeylere bakarken punkreas.org’a denk gelmiştim, ama o günden beri sitenin ismini tekrar hatırlayamadığım için tekrar girememiştim. İşte Pazar kahvaltısı hazırlarken kendime, nerden geldiyse aklıma geldi bu isim ve hemen google işbirliğiyle siteyi enseledim. Yaratıcısının elleri dert görmesin, bu güzel siteye eklenmiş olan Primary1 ve Nina Persson düeti olan The Blues masal gibi bir şarkı, dinlemedeyim.
  1. Ayrıcaaaa, modern hayatımın sesi radyo eksen tadında bir radyo buldum. Kendisi Amerikalı ve ismi Indie 103.1. İnternet üzerinden dinleyebiliyorsunuz ve gayet eğlenceli. Lakin gördüm ki Nirvana, Sonic Youth ve Morrissey’i habire çalıp bir haftadır hiç Pearl Jam çalmayarak adam kayırıyorlar. Ne kadar hoş bir radyo olsa da bizim eksen rulessssss!!!

Maddeler işte bu yüzden güzel. Daha rahat yazılıyor, aklına geldikçe sıralıyorsun bağlaç kullanmadan :D şimdilik bu kadar diyelim ve bloga daha çok yazacak sorumluluk sahibi bir çocuk olmamı dileyelim. Bir, iki, üç!

9 Mart 2010 Salı

Ve Kalır 50 Kelimelik Saçmalık

Bitti! Daha yazılması gereken 50 küsür kelimem var ama bu ödevin altından kalkmış olduğuma çok sevindim. Hayatımda yazdığım en kötü makale olduğu hissiyle iki gün içinde hocaya teslim edeceğim. Bir daha da bu kadından ne ders alırım ne de sevmediğim bir şey üzerine oturur makale yazarım. Zaten kısa süreliğine de olsa eve gidecek olmamın heyecanıyla bütün gün gezesim, koşasım, zıplayasım geliyor; dayanamıyorum eve hapsolup ödev yazmaya... Neyse ki biri gitti biri kaldı, mutlu sona yaklaştım :D

O 50 kelimeyi yazacak takatim kalmadı bu gece. Aldım duşumu yatacağım. Güzel uykular ve güzel rüyalar benim de hakkım :)

6 Mart 2010 Cumartesi

Kar Bize Hep Gelsin :)

Yine ve yeniden! Kar.

Aptal drama dersi ödevimle uğraşırken fark etmemişim. Sonra cama bakacağım tuttu işte. Önce buhar sandım, sonra ne bu dedim camın alt kısmındaki beyazlık için. Kar! Daha fazla acı çekmemizi ve hasta olmamızı istemedi ve geldi.

Bir haftasını grip halde yatağında yalnız ve mutsuz geçiren ben neden buna sevindim?

Karı özledim: İzmir’deki öğrencilik hayatım sırasında kara hasret bir ömür geçirdim. Ben kuzeyliyim arkadaş! Belki bir belki iki haftaydı gördüğümüz kar, ama olsun. Üniversite hayatıma kadar o beyaz manzaranın güzelliği ve kar tatilleriyle büyümüştüm. Burada İzmir’e kızmıyorum, herkesin karakteri farklı canım…

Kara alıştım: Kasım ayında kar yağmaya başlayınca korkmadım değil. Arkadaşım “İzmir’den Almanya’nın dağlarına giden kızın dramı” diye hayat hikâyemi sinemaya aktaracaktı. Lakin bünyem eski günlerini kısa sürede hatırladı ve karsız yaşayamaz oldum. Hatta karlar iki hafta önce tamamen eriyince çok üzülmüştüm, bu mini minnacık Alman kentinin tüm masal kenti imajı silinmişti. Geriye ıslak sokaklar ve benim karlarla eriyen hayat neşem kaldı. Hayır, bu durumda hayat neşemi de kaybetmiş oluyorum. Tabi ki film projesi de olması gerektiği gibi geyik olarak kaldı.

Mikroplara ölüm! : Eskiler der hep, kar yağarsa mikroplar ölür, temizlenir vs. Belki de beyaz rengine yükledikleri “temizlik” anlamından dolayı böyle şeyler yayıldı. Bilimsel açıklamasıyla ilgili bir fikrim yok ama doğruymuş gibi davranıyorum, çok sarıyor. Sanırım çok çabuk kanıksadığımdan olsa gerek, karsız hayata da çabuk alıştım ama o yalancı güneş beni hasta etti. Her gün odama vurdu ısrarla ve koşarak çıkmak istedim. Her seferinde de yüzüme vuran buz gibi rüzgârla karşılaştım. Bir de bu var, kar yağınca hava daha yumuşak oluyor, karın soğuğu ayrı tabii ama güzel olduğu için affettiriyor. Altyapı da sağlam, şehirde facia yaşanmıyor. Böyle bir durumda tabi ki gelsin yağsın başımızın üstünde yeri var ulu kar kraliçesinin.

İskandinavlar ve Aynı Enlemleri Paylaşan Diğerleri: Kar yağınca bazı kuzeyli müzisyenlerden çıkma bazı şarkılar daha bir güzel geliyor. Tamam, bu benim uydurmam ama hissettim ve yazdım. Sözlerden bağımsız bir adet Pagan Poetry gelsin benden herkese.


3 Mart 2010 Çarşamba

Damon and Naomi: Song to the Siren

Lastfm'in Belle and Sebastian'a yakın bulup bana önerdiği bu güzide grup hayatıma girdiği günden beri bana sükunet dolu günler yaşatıyor. Özellikle geceleri dinlendiğinde büyülü bir ortam yaratma gücüne sahip olan sevgili Naomi ablacığım ile Damon ağabeyciğim, olayı daha da mistik kılmak istercesine soyu rahmetli Tim Buckley amcamın "Song to the Siren" şarkısını seslendirmiş. Maalesef bu versiyonu Tim'in versiyondan daha çok seviyorum. Vurun kahpeye diyip de beni cezalandırmadan önce dinleyin, sevmezseniz sevmedim diyin. Ne vuruyonuz!

Sana Isınamadım Drama Hocası

Sevgili Drama Hocası,

Seni sevmiyorum, sevemiyorum. Çok çabaladım ama dersin çok sıkıcıydı. Her ne kadar saç kesimin sana yakışsa da tavırların iticiydi. Ayrıca uzun yıllar İngiltere’de kalmış olabilirsin; lakin ne yalan söyleyeyim, Alman aksanın İngiliz aksanını baltalıyor bazen; ne dediğin anlaşılmıyor, sadece tükürüyor gibi gözüküyorsun.

Bana bak kadın! Marshall’a psikolojik baskı yapmayı bırak! Çocuk ABD’den gelmiş olabilir ama sırf bir adet Native Speaker’dan aksan duyacaksın diye çocuğa olur olmadık sorular sorma. O mütevazi ve çekingen bir çocuk, seni kırmayıp bir şeyler geveliyor ama mahçup oluyor anlamsız şeyleri sıraladığında. Kendisine olan saygısını yitirme sebebi sensin! Sen ve çok bilmiş o Rus kız. Gerçi Rus kızın patavatsızlığına şahit olmadım ama sağlam kaynak söyledi, bu yeterli. Bırakın o çocuğu, sadece dinlesin.

Zaten ne desin o çocuk sana! O oyunlar ne oluyor, okuttuğun o oyunlar? Mahalle tiyatrosunda oynanan 5. kalitede oyunlar onlar. Çok kültürlü toplumlardaki göçmenleri iplemediğini biliyorum, hiç yamuk ağızla cevap verme. Zaten ödev yazın diyorsun, sinirlerimi bozuyorsun. Kaynak yok be kadın! İki üç gazete yazısıyla tez mi bulup savunacağım ha? Söyle bana, çok bilmiş! Sen tabi küçük kedi yoldaşlarımızın yapıp da toprağa gömdüğü şeyler gibi paraya sahipsin cebinde, habire İngiltere’ye gidip oyun izleyebiliyorsun ama İngilizlerin bile iplemediği oyunları çok kültürlüyüm ayağına okutma bize.

Kızıyorum sana, hem de çok… Sen ne öğrettin bize? Ver oyunu, konuştur üç adam, sal sınıfı… Utan yahu, öğrencilerinden utan artık. Bak Barbara’ya, herkesin birbirine Fransız olduğu bir ortamı nasıl şenlendirdi, nasıl tartışma için gruplara ayırdı bizi de kardeşliği, fikir alış verişini öğrendik? O Barbara kızcağız daha 30una varmamış bir doktora öğrencisi ama üstüne görev olmayan şeyleri de anlatıyor. Zaten sınıfta herkes Introduction to Novel dersini küçük bir öğrenciyken almış ama o bize teorileri tekrardan özet geçip, işlediğimiz deli bozması adamın romanlarında kullanmamız için yardımcı oluyor. Diğer yandan bize Yılbaşında iki çeşit kek yaptı ve son derse de pastaneden Alman pastası aldı getirdi. Neden mi? O pozitif bir insan, öğrenmeyi ve öğretmeyi seviyor. Sınıfta anlatmadığı bir şeyi araştırıp gittiğimizde gözlerindeki sevinç ışığıyla bizi yüreklendiriyor, bize bilgi paylaştığımız için teşekkür ediyor. Onu seviyorum dramacı profesör. Sen prof. oldun ama bir doktora öğrencisi gibi genç yüreklere inmeyi beceremiyorsun ki bu genç yaşta olmakla alakalı değil, insan olmakla alakalı.

Ama sana insan değilsin demeyeceğim. Derste okuttuğun güzel şeyler de var ama bence verdiğin 21st c. British Drama’da düzeltmen gereken çok şey var be Anjacığım. Bir kere benim gibi modern drama dersi almadan senin sınıfına düşmüş gariban lisanslıları, sınıfımda neden eğitim gördüğüne anlam veremediğim bir avuç master öğrencisiyle bir tutuyorsun. Bunu yapıyorsun ya, sana hiç iyi bakamıyorum o zamanlarda.

Biliyorum sen de bana ısınamadın. Diğer on dokuz kişiden on dördüne ısınamadığın gibi. Bayıldığımız bir insan değilsin, sınıfın %75’i dersi versek de kurtulsak derdinde. Önemli olan öğretmek Anja, neden bunu anlamıyorsun? Sen o sınıftaki bilgiye aç gençlere bir şey sunamadıktan sonra sahip olduğun bilgiye biz tırt diyoruz. Bilgi saklayanı sevmem, saklamaya teşvik edeni de çöpe atarız. Evet Anja, çok kibar insanlar değiliz.

Diğer yandan Anja, öyle bir kasmışsın ki CV’in pek dolu, pek sevdim. Ama dediğim üzere lütfen, lütfen… Anladın sen.

Anjacığım, çok da kötü bir insan olduğuna inanmak istemiyorum. Ödev taslağımı sunmaya geldiğim gün, tüm dönem boyunca gösterdiğin mahkeme duvarı suratını benden esirgemiş ve taslağımda değişiklikler yapmama güler bir yüzle yardımcı olmuştun. Seni nerdeyse sevecektim, ama Anja, bana o virüsü bulaştırmayacaktın. Yanımda hapşırmayacaktın. Bu bana yalnız ve hasta geçen 1 haftalık kayıba neden oldu. Şimdi bu ödevleri nasıl yetiştireceğim diye takla atıyorum ama yetişmiyor.

Anja sana öfkeliyim ama senden nefret etmiyorum. Evet, seni sevmiyorum ama sevginin karşıtının nefret değil kayıtsızlık olduğunu öğreneli yıllar oldu. Peki seni neden sevemedim Anyoş? Neden olsun ayol Anja, ben takıntılı bir insanım. Beynim senin yüzünden daha çok fosfor tüketiyor.

Türkçe bilmeni ve şu yazdıklarımı bana not verdikten sonra okumanı isterdim. Notları çoktan verdiğin için değiştiremeyip olduğun yerde kalacaktın ve ben sana “ne haber Anjaaa!!” diyecektim. Ama olmadı, bekleyemedim, öfkemi erkenden kusuverdim.

Ayrıca gördüğüm tek gıcık Anja’sın. Diğer Anja denen kız çok iyi lan, tüüh sana!

Bis bald!

1 Mart 2010 Pazartesi

"Hiç Olmayan Günlüğe İtiraflar": Kadim Dost, Tarhana Kokulu Öpücük ve Hasta Çorbası Motiflerinin Eserdeki İşlevleri

Sevgili Günlük,

Günlük mü? Evet evet, belki de sen benim hiç olmayan günlüğümsün ve anlattıklarımı dinlemen çok duygulandırıyor beni günlük. Ayrıca seni annem misali bana gözükmeden okuyanlar da olacak. Evet, ergen günlerime geri döndüm şimdi, negzel :p

Lanet bir haftayı daha geride bıraktım ama talihsizlikler zıplayarak geliyor peşimden. Ödev yazmam gereken hafta hasta oldum, bir hafta grip yattım, evde kendi çorbamı kendim yaptım. Dün ekşisözlükte "yalnızlığın anlaşıldığı anlar" başlığına göz atıyordum, fark ettim ki beni anlatmış kimileri. İşte o an, aslında çok da yalnız olmadığımı hissettim. İlk olarak benim de tecrübe ettiğim hastayken kendi pişirdiğin çorba örneğini pek bir hayatın içinden buldum. İkinci örnek ise içimi parçalayıp beni keder kuyularında merdivensiz bırakan entry idi:

"Eskiden yalnız başına kaldığında yemek yapmaya üşenmene rağmen şimdi gayet yalnızken de uzun uzun yemek yapıyor olmanın asıl nedenini anladığın andır. Yani artık yemeğini paylaşacak biri diye bir kavrama inanmıyor olmandır. Yemekten sonra da kendi kendinle konuşur, kendinle beraber bir film izler, sonra da kendine sarılıp uyursun. haydi iyi sabahlar." (can cekisen sanat, 19.02.10)

Beş ay önce yemek yapmayı bilmeyen ben, artık elimden geldiğince birşeyler kıvırmayı geçti, saatlerini mutfakta geçiriyor. Fakat öyle bir şey var ki ne zaman dinecek bu acı demeden duramıyorum. Yağ kokusu! Nefret ediyorum! Kibrit kutusu kadar mutfağımın kibrit kutusundan da küçük aspiratörü, çıkardığı sesin hakkını verir bir performans sergileyemiyor. Bu yağ kokulu evden de kendimden de iğreniyorum, ıyyy..

Hastalık demişken, şu yardıma ve ilgiye muhtaç halimde beni yalnız bırakmayan Dear Layne Staley, nur içinde yat emi! O muhteşem ötesi sesinin burun sümkürmemi bastırıyor olması beni çok mutlu ediyor. Arkadaş dediğin böyle olmalı. Ölse bile sana hastalığını hissettirmeden seni eğlendirmeli, eğlendirirken düşündürmeli. İşte hemen akabinde düşündüm de Pearl Jam konseri kaçırmıştım ben değil mi? Hem de bu blog bu vesileyle can bulmuştu. Ne diyelim, ben aptallığıma yanarken veda paragrafıma geçeyim.

Gayet hayattan soğumuş, samimiyetsiz kış güneşine aldanmadan marketten evime doğru yürüyordum. Posta kutumu açtım ve ne gördüm? Sevgili kadim dostum bana mektup atmış, gurbetteki arkadaşım sevinsin, memleketten tarhana kokulu öpücükler yollayayım demiş. Mektubu ofiste yazdığı için ofis kokusuyla karışmış bir mektup olsa da o benim beynime tarhana kokulu öpücük olarak kodlandı. Artık nerede bir ofis koklasam tarhana kokulu öpücüğün kodlandığı yer harekete geçecek ve konsepte uygun çağrışımlarda bulunacak. Bu da böyle bir hikayeydi ve sonuna geldi.

Veda paragrafı tarhanayla olmaz. O paragrafa "introduction to veda paragrafı 1" diyorum. Şu an okunan satırlar ise veda paragrafımın organlarını oluşturmakta. Bu organların o tatlı minik mi minik gözle görülmez ama ruhla hissedilir (!) dokucukları hayat bulurken günlerden pazartesi olmuş, saat tam 01:33, kafamda okumam gereken makaleyi okumamamın pişmanlığı, fonda Angry Chair.

Bu sabah uyandığımda daha çok sorumluluk sahibi bir çocuk olacağıma söz veriyorum.
Amen.