22 Eylül 2011 Perşembe

2011 Sucks

(caboosezine on flickr)

2011, bit ve öl. Defol git, naparsan yap ama bir an önce sıranı sav. Böyle kötü bir yıl daha olamaz, ben ve etrafımdaki birçok kişi talihsizlikler yaşıyor. Bu veba bende midir de benim çevremde oluyor her şey, çözemedim ama 2012 gelsin, Marduk’u Marduk’la kafa sallayarak karşılacağız. Valla billa, beklemedeyim.

14 Eylül 2011 Çarşamba

Aradığım Kan II: Motorama

Geçen yıl aradığım taze kan olarak Türk grup Proudpilot’ı ilan etmiştim ve bu yazı yeni keşfim Rus indie grubu Motorama ile kapatıyoruz. Yaz sıcakları daha devam edecek dense bile bizim zaman çizelgemiz ilkokul panolarımızda görmeye alışkın olduğumuz dörde bölünmüş yıl posterine endeksli. Kısacası, sonbahar geldi. Eylül 1 dedik ve yaz bittiJ

İşte bu yüzdendir ki Eylül ayının ilk yarısını Motorama ile açıyoruz. Editors’un Tom Smith’iyle Ian Curtis’in benzerliği üzerine kafa yoranlar, reytingleri Motorama vokalistine çevirelim.

Bu grubun yok mu bir adresi derseniz, var efendim var; buradan yakın:

http://www.wearemotorama.com/

http://www.myspace.com/motoramapage

Ayrıca, grubun last.fm sayfasını ziyaret ediniz (http://www.lastfm.ru/music/Motorama), çünkü bugünlerde Motorama şarkıları beleş download olarak dizilmiş, sizleri bekliyor. Ee biz de bu insanların cömertliğini ödüllendirelim ve bu şarkıları edinip dinleyelim.

Bunlar da Motorama Youtube çıkartması. Yakın yakın, buradan da yakın, yakmak da beleş J


3 Şubat 2011 Perşembe

Tag’le beni ey Yarim!

Uzun süreli sessizliğimi biraz bozayım. Daha önceden de 123456789 kere buraya bir şeyler yazmayı ertelediğimden yakınmış olabilir miyim? Hayır olamam, o kadar yazı yazmadım, mümkün değil. Neyse gelelim son 1-2 haftalık vukuatlara. Mesela;

  1. En son taşınıyorum demişim. Evet, taşındım, tam yerleşmesem de yuvarlanıp gidiyorum. İstanbul’da hayat şimdilik rahat. İki gün önce Edirnekapı’daki Kariye Müzesini ve Balat’ı gezdim. Kariye Müzesi’ne lütfen gidin! Lütfen! Bizi gören müze müdürü şaşkındı, çünkü bizden başka müzeyi ziyaret eden herkes yabancı turistti. Ortalığa öylesine “hoş geldiniz!” diye salınan müdür, bizden “hoş bulduk.” cevabını alınca şaşırdı: “Siz nereden geldiniz?” diye sordu. Ben, herhalde yüzümde yeni geldi ifadesi var diye düşünürken, eniştem olay mahalline otoritesini tam teşekkül yerleştirir bir edayla “Eyüp’ten geldik.” diye cevapladı. Daha sonraki konuşma, müze müdürünün öğrenci miyiz neyiz, neden gelmişiz gibi sorularını cevaplamakla geçti. Hiçbirimiz öğrenci değildik ve adam buna sevindi J Adam şaşkın, durum bu kadar vahim, lütfen gidelim, müdür bey çok seviniyor. Nedir bu kilisenin olayı? Yeni bir yazıyı hak etse de tek bir cümle ile özetleyeyim: Kariye Kilisesi, İstanbul’da şu an bilinen kiliseler arasında yapım tarihi en eski kilise.
  2. Üstünden vakit geçmesine rağmen taze haber gibi okursanız, o tazelik hissini yakalayacağınızı düşünüyorum. Küçük Osman ve Ted Mosby arasındaki en büyük belki de şimdilik tek benzerlik, ikisinin de ölümle burun buruna gelseler de ölemeyecekleri gerçeği; çünkü bize gelecekten sesleniyorlar. Kötürüm kalabilirler ama ölemezler. Final sahnesinde tek beden olarak onlara ihtiyacımız var.
  3. Diş ağrısı çok kötü bir şey. Bir diş ağrısı bir de çocuk doğurma acısını fena derler, mukayese ederler hani. Eğer hayattaki tüm acılar bunlardan ibaretse yarı ermiş sayılırım; çünkü ilk aşamayı çok feci deneyimliyorum. Denetenler sağolsun.

Çok güvendiğim dişçimin yıllarca ağzımın içine inşaat alanı muamelesi yaptığını geç fark etmem içler acısı. Zaten bunu ben değil, yeni dişçim fark etti. Ağrıyor lan, ağrıyor! Dışı bembeyaz ama içi kapkara olmuş zavallı dişimin.

Çok fazla acı…

  1. 127 Hours filmini sinemada izleseydim, çok daha fazla heyecanlanırdım. Neydi be o kanyon öyle! James Franco, Sean Penn’i çatır çatır öptüğünden beri bizim kızlarla toplandık, evde ağlıyoruz ama aferin evladım, yine çatır çatırdın. Hem de bu kez çatır çatır oynamıştın! Bu arada dağcılıkla uğraşan bir arkadaşım var, kendine dikkat et demekten kendimi alamadım bu filmi izleyince. Bu arada 127 Hours’un hikâyesi gerçek! Kahramanımız Aron Ralston, bir gün her zaman gittiği kanyonda bir kaza geçiriyor ve 5 gün boyunca kolu bir kayaya sıkışmış vaziyette yaşıyor ama ne yaşamak! Bu acı dolu süreç, ona hayatını gözden geçirmesi için bir şans veriyor ve çıkışta kendisine çok cillop bir hayat kuruyor. Bir daha da yaramazlık yapmıyor; sorun bakın, “cık” diyecektir. Çok sevdim ulen seni Aron! Filmin sonunu söylemiş kadar oldum şimdi, ama sonunda bir rahatladım ki sormayın a dostlar!
  2. Nicholas Cage, hiçbir zaman herhangi bir filme gitme sebebim olmamıştır, olamayacaktır da. Sucuk ve menemene bayılması, Denizli’de turlaması falan sallamaz beni, ama magazin okumayı severim J Nicholas demişken, beleş mal bal gibi ya, ablam bileti ısmarlayınca Cadılar Zamanı filmine gitmiş bulundum. Sıkıcı, çok sıkıcı. Filmdeki tek güzel şey filmin başındaki cadılardı. Onlar da öldüler zaten. Nicholas, bu film için çok Amerikalı kalmıştı. Hani şu Amerikalılar varya, her apartmanda bir tane vardır ve aslında süper kahramanlardır. Başlarına buyruk bir hayat yaşarken bir takım hadiseler gelişir, onlar da “yenen adam” kimlikleriyle kötüleri yenmeye çalışırlar falan. İşte Nicholas, ben burayı düzeltirim bana bırakın diye gelen çok bilmiş moruk rolündeydi. Otur da tv izle evde, elinde Pepsinle! Gelme, çekme film milm!

Bir de bu filmde bir şeytan tiplemesi vardı. Yemin bak şuraya yazıyorum, Türk sinemasının kolpa şeytanı bile bu şeytandan daha çok derinlik taşır. Şeytanın sonunu getiren de şeytanın bundan bir halt olmaz diyip de hayatını kurtardığı minik iyilik kıvılcımıydı ve ve ve bu kadar yapay, seyirciyi ikna etmekten uzak bir şeytan tiplemesi daha görmedim. Aslında üstünde çok da düşünmedim.

  1. Hep yazmayı erteliyorum ya, bunu ertelemeyeyim. Aylar geçti ben Warpaint’i ilk dinlediğimden beri. Damarlarımda ihtiyaç duyduğum kandı Warpaint, imdadıma yetişti. Kendileri kadınlardan kurulu bir deneysel rock müzik topluluğu. Amerika çıkışlılar ve grubun temellerinin atılmasında Wristcutters: A Love Story filminin esas kızı Shannyn Sossamon etkin bir role sahip. Şimdi grupta kız kardeşi aile bayrağını dalgalandırıyor. Warpaint, geç keşfetmeme rağmen 2010’da iyi ki keşfettim dediğim gruplardan biri oldu. Set your arms down, warpaint, bees, shadows, The Fool albümünün diğer yarısından nispeten daha çok sevdiğim parçalar ama hepsini tek tek seviyorum, vallah billâh J
  2. Yahu anlam veremiyorum ama bende bir enerji patlaması var. Dün gece arkadaşıma bu durumu anlattım, bendeki zıplayan çocuk durumunu gördü ve sen bir koş da gel dedi sonunda. Sonra konuşurken şunu fark ettik beraber. Okuldan bağım kopmuş, böyle bir rahatlık bir rehavet, bir goygoyculuk almış başını gidiyor. Koşuyorum, yürüyorum, yorulmuyorum. Stresten uzak olmak negzel bir şeymiş yaa.. İnsan zevk alıyor yorulmaktan.
  3. Giderken duygusallaştığımı belirtmek isterim. Şarkıdan türküden değil de bugün benim iki yıl aynı birkaç metrekareyi paylaştığım canım oda arkadaşım, yıkılmaz desteğim, biricik dostum Polonya’dan kesin dönüş yaptı. Hemen memlekete geçtiği için yüzyüze görüşemedik; ama o günler de gelecek :D

İşte böyle, bana ne?/sana ne? bir durum tüm bu yaşananlar, falan filan.

21 Aralık 2010 Salı

Bu hafta taşınıyorum! İstanbul’a taşınıyorum. Bazı şeylerden dolayı 3 hafta kadar ertelenen taşınma sürecim bu hafta içinde son bulacak.

Yılbaşı ve benzeri özel günlerde ortaya çıkan çılgınlıklardan pek haz almıyorum ama hediye hazırlamaya ve kart atmaya bayılıyorum J Birkaç arkadaşım için minik hediyeler hazırlıyorum. Kimisine film, kimisine müzik. 2011’de çok güzel albümler çıksın diye ümit ediyorum.

Bu arada Pedro Almodovar’ın Sinir Krizinin Eşiğindeki Kadınlar filmini izlerken çok eğlendim. Soğuk günlerde iyi gidebilecek bir komedi.

Dün de annemle banka kuyruğunda acı çektikten sonra gezmeye karar verdik. Bu gezi sırasında şehrimizin üstünde ikamet eden gri bulutu gördüm ve korktum ve de fotoğrafladım. Bu havayı solumamalıydım ama hala buradayım :/

(bu yıl gri moda ya, biz de Zonguldak'ı griye boyadık)

Eve gelişimiz sonrası bu yıl arkadaşlarıma yollayacağım tüm mektup/kart/mini hediye tarzı şeyleri bir düzene koydum ve bugün yolladım. Bunca çabam, bilmeyenler öğrensin kart atmayı diyedir. Bir arkadaşıma beş klasik sinema eserini içeren bir adet dvd (evet, kendi korsanımı kendim yaptım); bir diğer arkadaşıma ellerimle hazırladığım indie/alternative pop tarzında albümlerle dolu iki adet cd (korsan/utanıyorum, yüzüme vurmayın); bir diğerine de sevdiğim yer yer progresif, yer yer indie pop, yer yer deneysel albümleri sıraladığım bir cd hazırladım. Bir de utanmadan her birine kapak hazırlayıp durumu meşrulaştırmaya çalıştım. Mesela:

(Sansür, baldan tatlı)

Unutmadan; yeni bir skeç defteri aldım ve keyfim yerindeJ İki akşam önce arkadaşımla incelediğimiz 2011 burç yorumlarına göre de 2011’de zengin olabilirim. İlk altı ay içinde tutumlu olursa aslan burçları, maddi açıdan iyi bir dönem onları bekliyor. Kulak verin a dostlar!

17 Aralık 2010 Cuma

Duyduğum günden beri heyecanla beklediğim Melissa auf der Maur konserine gidemiyorum. Sebeplerine hiç gerek yok; netice yeterince acı verici. Zülal Kalkandelen’in yaptığı ve 16 aralık 2010 Perşembe günü Cumhuriyet gazetesinde yayınlanan şu röportaj hoşunuza gidebilir:

http://zulalmuzik.blogspot.com/2010/12/bu-konser-atesli-olacak.html

Soruların solo kariyer öncesi ile ilgili değil de albüm konseptiyle ilgili olması çok tatmin edici kılmış bu röportajı :)

Şu dakikalarda Melissa, sahneye çıkmaya hazırlanıyordur. Ne bayık bir insan oldum be!

6 Aralık 2010 Pazartesi

Uzun Metraj Metal Klibi / Severed Ways: The Norse Discovery of America

Bu yazı spoilerın danişkasıdır; ona göre!

(ama çok şanslısınız ki bu bir film eleştirisi değildir J)

Tony Stone’u tanımam etmem ama genç bir yönetmen olduğu için ilk filmi Severed Ways: The Norse Discovery of America’yı destekliyorum; destekliyorum ki başka gençler cesaret bulsun, heves etsinler film yapsınlar; lakin, Tony’ninki biraz özensiz bir iş olmuş. Söz konusu film konusunu 11.yy’da Vikinglerin Amerika kıtasına yaptıkları keşif yolculuklarından ve bu keşif yolculuklarında Kuzey Amerika Yerlileriyle giriştikleri savaşlardan alıyor. Savaşlardan biri sonucu Vikingler, Amerika’yı terk ederler ve öldüklerini düşündükleri iki Viking kardeşlerini geride bırakırlar. İşte sarı kafalısı Tony olan bu iki Viking savaşçımız, bilmedikleri topraklarda Skrealing* adını verdikleri yerlilere bulaşmadan evlerinin yolunu bulmaya çalışırlar, ama zor o iş.

Tony’yi tanımadığımı söyledim. Tamamen Auf der Maur ile ilgili bir şeyler okurken gözüme ilişti ismi ve olayın üstüne gitmemizle beraber filmini 2 hafta önce izledik. Ancak, bahsetmek için bu zamana vakit bulabildik, üzgünüm Tony.

Fakat üzülen sen olacaksın Tony Stone! Sen misin 2 Cermen müziği dayar bu işi bitiririm diyen, işte yanıldınız Bay Tony. Popol Vuh bile kurtaramadı sizi; çünkü filminizin derinliğini hissedemedim; öyle romantize edilmiş Viking imgesini gözümüze sokmakla olmuyor bu işler. Sağlam kaynaklara dayalı bir metni filme çekmeni dilerdim. İşte öfkemin ürünleri:

Varan 1: O kafa sallama numaran çok saçma. Ağaçtan düşeceksin diye çok bekledim ama düşmedim. Çok güldüm ama kafa sallayan birisine bu kadar güldüğümü hatırlamam. 11.yy’da headbang yapan Viking numarasını yemedim. –verdim gazı burzummmmm!

Varan 2: Dönemi ve Vikingleri yeterince araştırmadığın izlenimindeyim. Neyse ki çekimler fena değil. Doğa güzel falan da Kuzey Amerika ormanlarını da görmüş olduk bu vesileyle.

Varan 3: Tavuk linç etme sahnelerini gören PETA üyeleri şimdi nerede? (hail, hail, squealer!)

Varan 4: İnsanların boşaltım sistemine dair yeterince fikrimiz var. Sandın ki beyaz popona vurulacağız, ama hayır! Bir Viking’in her sabah büyük abdestini yaptığı ayrıntısını beyaz perdeye taşıyarak doğal olanı yansıttığını, hiçbir yönetmenin aklına gelmeyeni/cesaret edemediğini ortaya koyduğunu düşünebilirsin. Seni küçük ukala! Her sabah tuvalete çıkan Viking’in uyukladığı o ormana ne yaban domuzları, ne boz ayılar inmiştir, ama neredeler? Göremedik? Onları da çekseydin.

Varan 5: Biz de Viking filmi diye Pagan ruhu hissedeceğiz sanmıştık, puh!

Varan 6: Teşekkürlerimiz koskoca ormanda gözler önüne serdiğin bir adet örümcek, bir adet turuncu-pembe karışımı kertenkele/kurbağa kırması sürüngen ve avladığın balıklar için. 11.yy’da, bugünün asfaltla kirlenmiş sokaklarında elektrik yok, telefon yok, internet yok; onu bırak başını sokacak bir ev yok ama koca ormanda bizi tehdit eden hiçbir halt da yok! Zaten her yer ot, ye gitsin; balıklar da sebil, boyutları bacak kadar; bu iki terk edilmiş Viking’in daha sağlıklı ve mutlu bir hayatı olamazdı J

Varan 7: Ben anlamam, çünkü İsveççe bilmem ama bilenler demişler ki o çeviriler yanlış. Eski İsveççe konuşmaların İngilizce çevirilerini yanlış bulmuşlar. Zaten koca filmde topu topu 10 cümle İsveççe kullanıldı, onu da yüzüne gözüne bulaştırdın. Bir de bu kasıtlı yapıldı, sanat olsun dedik gibi bir şeyler duydum. Git, böyle sanata başlatma!

Varan 8: Seni tutsak eden Amerikan yerlisi kadın neden ırkını seninle karıştırmak istesin ki! Bögh!

Varan 9: Seni Kuzey Avrupa sinemasına öykünüyor diyorlar; ama bu konuda da uzman olmadığımdan kısıtlı bilgimle yapabildiğim tek analiz, varoluş üzerine pek odaklanmamış olduğun. Hadi bu da benim eksikliğim olsun, anlamadım etmedim hatta aradaki din değiştirme-Hıristiyanlıkla olan mücadele sahnelerinden hayatı anlamlandırma çabalarına dair hiçbir şey anlamadım ama Sayın Stone, o ormandaki kiliseyi yaktın ya, kilise yakan metalci postuna bürünmekten çok keyif aldın dimi? Seni Varg Vikernes özentisi seniii!!!

Varan 10: Çekimler başarılı, kılık-kıyafet/tasarım inandırıcı -ama 11.yy’da böyle miydi ortam, çok bilgi sahibi değilim; hikâyenin çıkış noktası kayda değer bir ayrıntı ama anlatım zayıf. Belgesel niteliği yetersiz; Vikingler ve Kuzey Amerika keşiflerine dair alternatif olabilir ama konuyla ilgili eksiği çok olan bir film ve beklentimin altındaydı. Yalnız şu dikkatimi çekti, film müzikleri genel anlamda filmin atmosferiyle uyumlu. Aslında filmin konusu daha derin işlense, müziklerle nefes kesici bir yolculuğa çıkabilirdik.

Ve biterken…

Melissa Auf der Maur ile ilgisine gelirsek, kendisinin teşekkür listesinde adı geçiyor. O da çok meraklıdır eş-dost-arkadaş bir şey yapsın da el atalım, destek verelim. İnternette bir şarkısını verdiği yazıyor ama albümlerinde yer alanlardan biri olmadığı için hangisi tanıyamadım. Neyse, Popol Vuh ilaç gibi geldi, Melissa’yı daha aramam.

* Skrealing: Grönland’da yaşayan Vikinglerin Grönland’da yaşayan Thule halkına verdikleri isim. Buradaki Vikingler, Vinland olarak adlandırdıkları bölgede Kuzey Amerika kıtasına yaptıkları keşiflerde karşılaştıkları yerel halkları da bu isimle tanımlamışlardır. (Wikipedia)

3 Aralık 2010 Cuma

Aloha dostlar, aloha! Bugün çok güzel bir gün, uyandığımdan beri her şey çok güzel görünüyor gözüme; hava da çok güzel zaten J Annem bana çiçek almış, hem de nergis! İkimizin de en sevdiği çiçektir nergis. Lisedeyken, kışları okul çıkışlarında tezgâhlarda nergislere rastlayınca ben ona getirirdim bir buket, bugün annem bana getirdi, çok sevindim. Birçok arkadaşıma hediye olarak nergis götürdüğüm olmuştur ama ilk kez bana nergis hediye edildi. Birilerinin akıl etmesini bekliyordum, sonunda annem yaptı bu jesti! Bugünün anlam ve önemini bir kademe yükselten bir gelişmeydi hediye nergisler J

Bir de ne zaman nergisler söz konusu olsa, otomatikman The Cranberries’in Daffodil Lament şarkısı geliyor aklıma. Uzun zaman sonra açtım dinledim Daffodil Lament’i (uzun zamandır eve nergis girmediğinin kanıtı); çok da iyi geldi. Hep beraber dinleyelim, güzelleşelim:



Not: bu güzel günü şarkının acı dolu melodileriyle değil, son kısmında hayata umutla bakan küçük yürek kısmıyla ödüllendiriyoruz. daffodil lament, ilişkisini bitirmeye karar veren yüreği acı dolu gencin, aşk acısını ve aşk acısından kurtularak hayata umutla (tekrar) bakmasını anlatır. “nergisler de bugün bir başka güzel geldi gözüme”J